CAMBRIDGE

                A boating party, Fitzwilliam Museum, Cambridge, England

 

  Cambridge,

  Güzel ve çok küçük bir yer. Ama ben ve Fransız arkadaşım Philiphe, Cambridge'de kaybolmayı başarmıştık. Küçük olması önemli değil, aynı caddelerden defalarca geçmek önemli. Her neyse size biraz Cambridge'i anlatmak istiyorum.

  Cambridge'de ilk göze çarpan şey tabii ki görkemli okul binaları. Çok süslü, soğuk ve büyük binalar zincirin halkalarını oluşturuyorlar. Büyük bir alanın ortasına özenle yapılmış ve tarihin kokusunu duvarlarına sindirmiş olan taş binalar, işte Cambridge'in ışıltıları.

 

                                          

  Büyük Britanya krallığının sağlamlığını simgeleyen taş binalar ilk bakışta insanı etkiliyor, çünkü çok görkemliler. Ama inanın insanın gözü herşeye alışıyor. Çünkü, tüm binalar süslü ve görkemli! Ben Cambridge'i sevdim, belki uzun bir süre yaşamak için sıkıcı olabilir, ama gezip görmek için hoş bir yer. İngilizler için Cambridge'in önemi birçok iyi askerin, önemli bilim adamının, devlet adamın o okullardan eğitim alıp başarılı olmalarıdır. Zaten okulların kuruluş amacı da başarılı, yararlı insanlar yetiştirmek değil midir?

   Philiphe'le beraber bir aşağı bir yukarı Cambridge'in sokaklarını soluklandık durduk. Merkezi oldukça küçük, alışveriş yapmak için dükkanlar ve kitapçılar var. Vede çeşitli el işlerinin, resimlerin satıldığı sergiler. Birde meydanda ikici el eşyaların satıldığı ufak bir Pazar bulunmakta.

  Cambridge' de nehir gezintileri, yeşilliğin coşkusunun suyla birleşmiş olması insanı daha bir huzurlu kılıyor. Ve tabii köprüler, insana güven veriyorlar.

 

 

  Ufak bir kiliseyi hem sergi hem de satış yeri olarak kullanmışlar. Satılanlar ise, metal levha kabartmalar. Kalıp kullanılarak kabartma resim yapımı oldukça basit gözüküyor. Çünkü kiliseyi gezerken nasıl yapıldıklarını da görebiliyorsunuz. Şövalyeler, ortaçağ motifleri... genelde bu tarz konular levhalara kabartma olarak işlenmiş, oldukça hoş ve fiyatları da çok uygundu. Bu ufak kilisenin içindeki atmosfer gerçekten çok etkileyici idi. Sanki zamanı yarıp ortaçağ İngiltere'sine gitmişim gibi hissetmiştim.

 

Bahsettiğim kilisenin dıştan görünüşü

 

  Dinlenmek ve birşeyler yemek için  Philiphe'in tavsiyesi üzerine iyi bir Fransız restoranına gittik. Restoranın alt katında boş masa yoktu, bizde ikinci katına çıktık ve alt katın neden o kadar dolu olduğunu anladık, çünkü üs katın zemini eğikti. Özellikle arkamızdaki masada oturan kalabalık bir grup, masanın eğik duruşuna çok güldüler. Doğal olarak masanın üzerindeki bardak, tabak herşey eğik duruyordu ve güle güle yemeklerini yediler. Gerçekten komik bir manzaraydı. Siz zemini eğik bir restoranda yemek yemeye çalıştınız mı? Çok eğlenceli olabiliyor.

  Yemeğimizi bitirdikten sonra bir ufak gezinti daha yapalım dedik, fakat ben hangi yoldan merkeze geldiğimizi bir türlü seçemiyordum. İnsanın bazen tersi döner ya, aynen ben bu şekilde geliş yolunu şaşırdım. Bu arada Philiphe'e hiçbir şey söylemiyorum ama tüm arka sokaklara, otoparklara, ücra yerlere geldiğimiz yolu bulmak için dalıyordum. O da benim neden onu olmayacak yerlere götürdüğümü merak ediyormuş, neyse sonunda söyledim. Tekrar merkeze döndük, geleneksel İngiliz kostümü giymiş ve sokakta birşeyler satan yaşlı bir İngiliz amcaya gideceğimiz caddenin ismini söyledik, uğraştı ama nerede olduğunu bir türlü çıkaramadı, çok tatlı, sevimli bir ihtiyardı. Bu arada hangi İngiliz'e caddeyi sorsak turist çıktı. Neyse sonra kendi başımıza bizi dönüş yoluna götüren caddeyi bulduk. Benim deli danalar gibi turlamamda nihayetinde sona erdi.

 

 

25 Haziran 2003

Yazan: Nergis Tuncil

 

 

     

Editöre e-mail göndermek isterseniz